Obezite Nedir?

Obezite vücutta bulunan yağ miktarının aşırı derecede artmasıyla birlikte meydana gelen bir sağlık sorunudur. Yetişkin bir erkek bireyin vücut ağırlığının ortalama %15'ini, yetişkin bir kadın bireyde ise vücut ağırlığının ortalama %20 sini yağ dokuları oluşturmaktadır. Vücutta bulunan bu yağ oranının %25 -%30'un üzerine çıkması obezite belirtisidir. Obezite pek çok mekanizmanın rol oynadığı, bireysel ve psikososyal bileşenleri de olan çok yönlü bir hastalık tablosudur. Bunlara ilaveten bir takım yatkınlık genleri, çevre ve davranış bozukluklarının da eklenmesi de obeziteye sebep olabilmektedir. Obezite tedavi edilmediği takdirde tip 2 diyabet, kolesterol ve yağ metabolizması bozuklukları, hipertansiyon, gut, karaciğer yağlanması, uyku apnesi ve kemik-eklem rahatsızlıkları gibi patolojilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Neden Obezite Ameliyatı?

Ancak, obezite çok bileşenli bir hastalık olduğu için tek bir yöntem ile tüm bu bileşenlerin tedavi edilmesi de mümkün değildir. Bunlarla beraber uzun vadeli ve bilinen diğer tüm tedavi yöntemlerine kıyasla daha efektif kontrol sağlayan tek yöntem de cerrahi uygulamalardır.

Hangi Obezite Ameliyatı?

Obezite cerrahisinin temelleri 1950’li yıllara kadar uzanmaktadır. Uygulanan ameliyat teknikleri çok uzun bir klinik tecrübe ve birikim sonrası bir takım değişim ve farklılaşmadan geçmiş ve bu değişim günümüzde halen devam etmektedir. Temel olarak obezite cerrahisi ile ilgili tüm ameliyatlar mide ve ince bağırsakları içeren uygulamalar olup, özellikle Bilipankreatik Diversiyon (BPD) ve Duodenal Switch (DS) gibi ince bağırsakların çok büyük bir bölümünü devre dışı bırakan teknikler haricinde çoğu mide üzerinde yapılan bir mekanik kısıtlama üzerinden işlev görürler. BPD ve DS ameliyatları çok ciddi bir emilim bozukluğu yaparak yenilen yiyeceklerin büyük bir bölümünün emilmeden dışarı atılması üzerine temellendirilmiştir. Mide katlama, mide küçültme, mide kelepçesi veya tüp mide ameliyatları gibi mekanik kısıtlama yapan ameliyatlarda ise beklenti uygulanan kısıtlama sayesinde hastanın beslenmenin daha erken dönemlerinde tokluk hissetmesidir.

Doğru Organı Ameliyat Ediyor muyuz?

Özellikle tüp mide ameliyatının midenin sol üst dış kısmından salgılanan ve Ghrelin adı verilen bir maddenin iştah açıcı etkileri olduğu ve bu bölgenin tüp mide ameliyatı ile çıkarılması sayesinde hastaların iştahlarının kapanacağı ifade edilmektedir. Ghrelin adı verilen madde her şeyden önce bir hormon değildir. Growth Hormone Receptor Ligand (Büyüme Hormonu Reseptör Aracısı) kelimelerinin kısaltılması neticesinde bu madde “Ghrelin” olarak isimlendirilmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere büyüme hormonunun işlevlerinde yardımcı bir maddedir. Tüp mide ameliyatı sonrası Ghrelin düzeylerinde belirgin bir düşüş olduğu doğrudur. Ancak, Ghrelin maddesi bizim iştahımızı belirleyen tek madde değildir. Bizim yeme davranışımızı ve iştahımızı belirleyen en önemli hormonlar ince bağırsağımızın son bölümünden salgılanan ve GLP-1, Peptid YY ve Oksintomodülin adı verilen hormonlardır. Bu hormonların işlevlerine bakacak olursak;

GLP-1 (Glucagon Like Peptide 1 = Glukagon Benzeri Peptid 1), Peptide YY (Peptid YY) ve Oksintomodulin ince bağırsağımızın ileum olarak adlandırılan son bölümünde çok yoğun bir şekilde bulunan L hücrelerinden salgılanan bu üç molekül yediğimiz yiyeceklerin bu kısma ulaşması neticesinde salgılanırlar ve etkileri bir dakikadan daha kısa sürer. Daha ziyade sinir dokusu üzerine “nöral” etkisi olan bu hormonlar parakrin (daha ziyade lokal) etki göstererek, 10. Kafa çifti olarak adlandırılan Vagus sinirinin bu bölgedeki dallarını uyarırlar. Bu uyarı sayesinde aynı sinirin midenin çıkış bölümüne giden dalları da midemizin çıkışında “pilor kası” olarak adlandırılan ve kamera lensi gibi çalışan bir kası kasarak mideden yiyecek çıkışını durdururlar. Bu şekilde yenilen yiyecekler midenin içinde birikmeye başlarlar. Son aldığımız lokma ile midenin hava odacığı olarak adlandırılan fundustaki mide gazı ile yer değiştirir, kültürden kültüre göre değişen “tuhaf” bir ses çıkarırız ve doyma hissi belirir. Tüm bunlardan çıkarılması gereken ders şudur: Midemizin fonksiyonel kapasitesini ince bağırsağımızın son bölümü, yani “ileum” belirler. İşte tüm bu nedenlerden dolayı tüp mide ameliyatı gibi sadece mide üzerinde yapılan her türlü mekanik kısıtlama işlemi uzun vadede istenilen sonuçları vermeyebilir.

Obezitenin Sınıflandırılması

Obeziteyi sınıflandırmak için klinik pratikte Beden Kitle İndeksi (BKİ) adı verilen ve kilonun boyun karesine bölünmesi ile elde edilen formülasyon kullanılmaktadır. Buna göre obezite sınıflandırması şöyle yapılmaktadır: BKİ< 18,5 kg/m2 = Zayıf
BKİ 18,5 – 24,9 kg/ m2 = Normal Kilolu
BKİ 25 – 29,9 kg/ m2 = Fazla Kilolu
BKİ 30 – 34,9 kg/ m2 = 1. Derece Obezite
BKİ 35, - 39,9 kg/ m2= 2. Derece Obezite
BKİ ≥ 40 kg/ m2 = Morbid Obezite
BKİ ≥ 50 kg/ m2 = Süper Obezite
BKİ ≥ 60 kg/ m2 = Mega Obezite

Beden kitle indeksinin 25 ve üzerinde olduğu durumlarda metabolik sendrom ismi verilen, diyabet, hipertansiyon ve kolesterol gibi hastalık riskleri obezitenin derecesine göre artmaktadır. Yalnız beden kitle indeksini hesaplarken ağırlık ve boy baz alındığından dolayı obezitenin metabolik komplikasyonları ile bağlantılı olan yağ oranı hakkında yeterli bilgi elde edilememektedir. Ayrıca, BKİ hastalığın şiddeti hakkında da bilgi vermez. Daha da önemlisi yaş, cinsiyet ve ırklar arasında da ayrım imkânı sağlamaz. Yağ oranı hakkında yeterli bilgi elde edilemediğinden dolayı beden kitle indeksine ek olarak bel çevresi de ölçülmektedir. Bel çevresi ve bel/kalça oranı ölçümleri yağ dağılımı hakkında fikir edinmemizi sağlar. Obez hastalarda bel çevresinin erkeklerde 102 kadınlarda ise 88 cm’nin üzerinde olması kalp ve damar hastalık riski ile bağlantılıdır. Obezite cerrahisinde tek karar mekanizması Beden Kitle Endeksi olduğundan aslında bu yöntemden çok büyük fayda görecek çok sayıda hasta bu kısıtlama nedeniyle sigorta kapsamında cerrahi tedaviden faydalanamamaktadır.