Günümüzde pek çok kişi; obeziteyi teşvik eden bir çevrede yaşadığımızı ve yediğimiz her şeyin bizi obez yaptığını söylüyor. Peki böyle bir dünyada, bazı kişiler nasıl hala zayıf kalabiliyor ? Herkesin obez olmayışının sırrı, acaba genlerimizde mi saklı ?Günümüzde pek çok kişi; obeziteyi teşvik eden bir çevrede yaşadığımızı ve yediğimiz her şeyin bizi obez yaptığını söylüyor. Peki böyle bir dünyada, bazı kişiler nasıl hala zayıf kalabiliyor ? Herkesin obez olmayışının sırrı, acaba genlerimizde mi saklı ?

Yakın zamanda obezite ile ilgili olduğu belirlenen bazı genler olmasına karşın, obezite ile ilgili bireyler arası farkların %2’sinden azı genlerle açıklanabiliyor. Laboratuvar çalışmaları da; genetik açıdan birbirinin aynı olan ve aynı şekilde beslenen farelerin, farklı büyüklükte olabildiğini gösteriyor. Eğer DNA ve beslenme aynıysa; bu farkın nedeni nedir?
Aradaki fark; bir kafeste olup diğerinde olmayan egzersiz tekeriydi. Kafesinde egzersiz tekeri bulunmayan farelerin daha büyük ve şişman olduğu ve daha iri yavrular doğurduğu biliniyor. Özellikle, ilk ve ikinci nesil farelerden ziyade; sonraki nesillerin, kesinlikle çok daha iri doğduğu biliniyor. Yani; büyükanne ve annenin egzersiz düzeyi, sonraki kuşaklarda şişmanlık açısından belirleyici bir role sahip.

Obeziteye eğilim gelecek nesillere aktarılabilir mi?

Genetik uzmanı D.S. Falconer, yarım yüzyıl önce; aynı şekilde beslenen ve genetik açıdan aynı olan farelerin, en büyük yavruları seçilerek üretilmeleri ve bu sürecin birkaç nesil devam ettirilmesi durumunda; giderek daha büyük ve daha şişman yavrular elde etmenin mümkün olduğunu keşfetmişti.
Genler ve beslenme; obeziteyi açıklamaya yetmemektedir. Gebelik sırasında annenin vücut dağılımı ve fiziksel aktivitesi de obezite ile ilgilidir. Gebe kadınlar; fiziksel olarak aktif olduklarında, artan enerji ihtiyacı nedeniyle besin maddeleri kaslara yöneldiği için, karın içindeki bebekten uzaklaşmış olurlar. Bu da, bebeklerin daha zayıf ve sağlıklı olmalarını sağlar. Eğer anne hareketsiz ise, bebeğin besinler için rekabete girmesi gerekmez. Bebekteki yağ hücrelerinin sayısı ve boyutları artmaya başlar. Sonuç olarak, bebeğin kilosu da artar. Doğum ağırlığının yüksek olmasının, erişkin yaşamda obezite ve diyabet ile güçlü bir bağı vardır. Sonraki nesiller giderek daha şişman, hareketsiz ve sağlıksız olacaktır.
İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde, yoğun bir şekilde fiziksel çaba gösterilmesi gerekli olmuştur. Avlanmak, toplayıcılık, odun yarmak, su taşımak gibi işler; planlı egzersiz yapmayı gereksiz kılacak düzeyde fiziksel aktivite yapılmasını sağlıyordu. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde gerçekleşen sosyal ve çevresel değişiklikler, fiziksel işleri yavaş bir şekilde ortadan kaldırdı. Ancak, zaman içinde teknoloji sağlıklı bir gıda kaynaklarına da müdahale etti ve gıdalarımız değişti. 20. yüzyılın ikinci yarısı ile beraber; iş görmeyi azaltan cihazlardaki ilerlemeler, taşıt kullanımının giderek artması ve durağan eğlenceler şişman ve hareketsiz olmamızı sağladı.
ABD’de, 1965-2010 yılları arasında; kadınların evde harcadığı enerji haftada yaklaşık 2 bin kilo kalori azaldı. Aynı dönemde; televizyon izleme ve bilgisayar kullanma süreleri iki katına çıktı. 1970’lerin sonlarında bir dönüm noktasına gelindi. Annelerin hareketsiz olması, insan enerji metabolizmasında belirgin bir değişime neden olmuştu. İri bebekler nedeniyle sezaryen sayıları artış gösterdi. Metabolik riskler taşıyan çocuklar ve erişkinlerin sayısı arttı. Yapılması gereken; gebelerin fiziksel aktivitelerinin artması. Böylece, metabolizmalarını hamilelik için hazırlayabilir; daha zayıf ve sağlıklı çocuklara sahip olabilirler.

KAYNAK: New Scientist, Şubat 2015.

Editör’ün Notu: Bu araştırmalar ile ilgili gözden kaçan en önemli nokta, aynı süre zarfında yediğimiz yiyeceklerde ne gibi değişikliklerin olduğudur. Hep olduğu üzere, hastayı sıçlamak kolay, gıda firmalarını suçlamaksa zor ve meşakkatli. Kimse başının ağrımasını istemiyor…